Ashab-ı Suffa'dan Suffa Vakfı Hizme Eğitim Merkezi'ne

ASHAB-I SUFFA Hz. Peygam­ber’in (A.S.M.) mescidine bitişik üstü ör­tülü, etrafı açık bir yerde otururlardı ve orada ya­şarlardı. Devamlı olarak Peygamberimiz’in (A.S.M.) yanında bu­lunarak Kur’anın en yüksek derslerini alır, öğrenirler ve öğretirlerdi. Bunlar bekar gençler olup dünya işleriyle uğraşmazlardı. Ashab-ı Suffa’nın bu hizmetleri sebebiyle ve bu çok büyük fedakârlıkları vesilesiyle İslâmi­yet az zamanda çok yayılmış ve kökleşmiştir. Peygamberimiz’in (A.S.M.) ha­dis-i şe­rifleri mü­kemmel bir şekilde muhafaza altına alınmış ve zamanımıza kadar hatta kı­yamete kadar sağlam bir şekilde devam etmesi sağlanmıştır. En çok hadis rivayet eden Ebu Hüreyre (R.A.) bu suffa da yetişen sahabelerdendi.

Sayıları 400 ile700 civarında bulunan ve daima Kur’an ile, ica­bında gaza ile meşgul olan bu Kur’an ordusu bir dar-ül ilim idi. Müdavimleri ne bir ticaretle, ne bir sanat ile ve nede ziraatla iştigal etmezdi. Maişetleri taraf-ı Risalet-penahîden ve agniya-i ashab ta­rafından temin edilirdi. Bu hakikatı Ebu Hüreyre (R.A.) kendi­sinin çok hadis rivayet etti­ğinden şikayet edenlere karşı verdiği şu ce­vabında pek güzel ifade et­miştir:

“Benim kesret-i rivayetim çok görülmesin. Muhacir kardeşlerimiz çarşı­daki, pa­zardaki ticaretleri ile, Ensar kardeşlerimiz de tarlalardaki, bahçeler­deki zira­atları ile meşgul bulundukları sırada Ebu Hüreyre, Peygamber’in (A.S.M.) mü­barek nasihatlarını hıfzediyordu.” demişti.

Resul-i Ekrem (A.S.M.) Ashab-ı Suffa’nın maişeti ile, talim ve terbi­yesi ile pek yakından alâkadar olurdu. Hatta saadethaneleri ihtiyacatı ile ikinci derecede meşgul bulunurdu. Bir kerre Hz. Fatıma (R.A.) el değirmeni ile un öğütmekten usandığından şikayet ederek bir hizmetçi istediğinde, Re­sul-i Ek­rem’in (A.S.M.) “Kızım sen ne söylüyorsun? Henüz Ehl-i Suffa’nın maişetini yoluna koyamadım” buyurmuştu

Şu ayetin Ashab-ı Suffa hakkında nazil olduğu rivayet edilmiştir.

“(Sadakalar) Allah yolunda kendilerini vakfetmiş fakirler içindir ki, onlar yeryü­zünde dolaşmaya muktedir olmazlar. (Hallerini) bilmeyen iffet ve istiğ­nalarından dolayı onları zengin kimseler sanır. Sen o gibileri simalarından ta­nırsın. Onlar, in­sanlardan yüzsüzlük edip de (bir şey) istemezler. Siz (hak yolunda) ne mal harcarsa­nız şüphesiz Allah onu hakkıyla bilicidir.” 2:273

Resul-i Ekrem (A.S.M.) dan sonra ashab-ı suffa mevcut bir müessese olarak devam etmedi. Fakat Âl-i Beyt bu büyük vazifeyi manen deruhte etti ve günümüze kadar getirdi. Âl-i Beyt ihlas, sadakat, istiğna, fedakârlık ve içtimaî gıll u gıştan azadelik gibi Ashab-ı Suffa’nın temel hususiyetlerini de­ğiştirmeden ve bu sıfatlarla da muttasıf olarak, çok genişlemiş olan âlem-i İslâm’ın manevî hayatiyetini muha­faza yolunda çalışmışlar ve âlem-i İslâm’a merkez-i manevîye olmuşlardır.

Asrımızda ise bu büyük vazifeyi Âl-i Beytin beraberliğinde Bediüzzaman devraldı. Ve Ashab-ı Suffa metodunu talebeleriyle birlikte hayata geçirdi. Talebelerinin bir kısmını ticaretle, sanatla ve ziraat gibi dünyevi meşgalelerle iştigal ettirmeyip zamanlarını ve hayatlarını hizmet-i imaniyeye hasr-ı vakfettirmiştir. Bunların maişetini ise efendimiz (asm) gibi kendisi deruhte etmiştir.

Bu Ashab-ı Suffa metodunun ahirzamanda hayata geçirileceğine dair rivayetler şöyle gelmiştir.

“Sizlere müjde ey Ashab-ı Suffa! Sizden sonraki ümmetimden si­zin üzerinde olduğunuz vasıf ile devam edenler ve o hale razı olanlar, kıyamet gününde benim refiklerimdirler” diyerek cihan-değer Peygamber (A.S.M.) arkadaşlığını kazanmayı müjdelemiştir.

İşte Bediüzzamanın tesis ettiği hizmet tarzı üzere kurulan SUFFA VAKFI HİZMET EĞİTİM MERKEZİ bu nebevi müessesenin devamı mahiyetinde olup, talabeleri hayatlarının belli bir kısmını evlilik yapmadan hizmete vakfediyorlar.

Ve tezevvüçden sonra da ticaret gibi dünyevi işlerle iştigal etmeyip hizmet-i imaniyelerine ahir ömrüne kadar devam ediyorlar.

Bunların maişetlerini ise Bediüzzaman namına şahs-ı manevi deruhte ediyor. Hayatlarının asıl gayesini hizmet olarak bilen bu arkadaşlar, şahs-ı manevinin tensibi üzere ihtiyaç olan bölgelere Kur’an ve iman hizmeti için gönderiliyorlar.

İşte hizmet içi eğitim merkezinin asıl misyonu budur

 


Enderun'dan Külliye Bilim Kültür Derneği'ne

Enderun Mektebi Osmanlı Devleti’nin kudretini muhafaza etmek için nitelikli insan yetiştirmek amacıyla kurulmuş bir eğitim müessesesidir. Osmanlı Devletinde mülki, idari, diplomatik ve diğer önemli kadronun yetiştirildiği yerdir. Bu bağlamda Enderun Mektebi, dünyanın ilk “kamu yönetimi okulu” olarak ta nitelendirilir. Osmanlıyı cihan devleti yapan kurumların en başında bu Enderun Mektebi gelir ki, Osmanlı Devletinin ihtiyaç duyduğu devlet adamı kadrosu bu mektepten yetişirdi.

Osmanlıda Enderun geleneğinin bir uzantısı olarak, çağımızın modern eğitim anlayışıyla sentezlenerek akıl ve kalp ilimlerinin büyük bir itinayla verildiği Külliye Bilim Kültür Derneğimiz vakfımızın öncelikli ihtiyacı olan eğitmen kadrosunun yetiştirildiği güzide mekanlarımızdır.

Bu merkezimize alınan müstakbel eğitmenler ; alanında uzman hocalar tarafından eğitilerek ve teorik ve pratik becerilerle donatılarak toplumun istifadesine sunulmaktadır. Bu merkezimizde kendini ifade edebilen, özgüvene sahip, sorunları çözebilme kabiliyetinde; sevgi, şefkat ve yardımlaşma gibi insani erdemlere sahip hizmet erleri yetiştirilmektedir.

 

Mektepten Medresetüzzehra'ya

Müsbet fenler olan fizik, kimya, matematik vb. dersler itibariyle MEKTEB diyebileceğimiz, Ve dini ilimler olan Kur’an, iman, ibadet, ahlak vb. dersler itibariyle MEDRESE diyebileceğimiz Akademik Lisemiz hem mektep hem medrese manasını ihtiva ediyor.

Akademik Lise, Bediüzzamanın bütün hayatı boyunca takip ettiği medresetüzzehra projesinin küçük bir nümunesidir. Bu projenin ve mazide de uygulanmayan bu eğitim sisteminin ehemmiyeti münazaratta üstad tarafından izah edilmiştir.

Bunun en önemli şartlarından ve semeratlarından birkaç tanesi şunlardır.

Fünun-u cedideyi ulûm-u medaris ile mezc ve derc.. Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit; birincisinde taassub, ikincisinde hile, şübhe tevellüd eder.

Sual : Bunun semeratı nedir ki, on belki elli seneden beri bağırıyorsun?

Cevap : Birincisi: Medarisin tevhid ve ıslahı... İkincisi: İslâmiyeti, onu paslandıran hikâyat ve İsrailiyat ve taassubat-ı bârideden kurtarmak. Beşincisi: Yüz defa söylemişim, yine söyleyeceğim: Ehl-i medrese, ehl-i mekteb, ehl-i tekkenin musalahalarıdır. Tâ, temayül ve tebadül-ü efkâriyle lâekall maksadda ittihad eylesinler. Teessüf ile görülüyor ki: Onların tebayün-ü efkârı, ittihadı tefrik ettiği gibi; tehalüf-ü meşaribi de, terakkiyi tevkif etmiştir. Zira herbiri mesleğine taassub, başkasının mesleğine sathiyeti itibariyle tefrit ve ifrat ederek; biri diğerini tadlil, öteki de berikini techil eyliyor.

İslâmiyet hariçte temessül etse; bir menzili mekteb, bir hücresi medrese, bir köşesi zaviye, salonu dahi mecma-ül küll.. biri diğerinin noksanını tekmil için bir meclis-i şûra olarak, bir kasr-ı meşîd-i nuranî timsalinde arz-ı didar edecektir. Âyine kendince güneşi temsil ettiği gibi, şu Medreset-üz Zehra dahi o kasr-ı İlahiyeyi haricen temsil edecektir.
Münazarat ( 88 - 91)